Bu meşguliyet içinde insanlar ne kadar çok çalışırsa o kadar değerli gibi düşünülüyor; ancak burada verimlilik ve değer yaratma göz ardı edilebiliyor. Akademik araştırmalar, günlerimizin giderek daha dolu hale geldiğini gösteriyor. Harvard Business Review’da yayımlanan araştırmalara göre, çalışanların iş birliği faaliyetlerine ayırdığı zaman son on yılda %50’den fazla artarken, bu faaliyetler çalışma haftasının %85’ine kadar ulaşabiliyor. Bununla birlikte, kurumsal performans değerlendirmeleri ve kaynak yönetimleri de çoğu zaman bu yoğunluk üzerinden şekillenebiliyor. Fakat gerçekten verimli çıktı oluşturan bir meşguliyet mi söz konusu, yoksa çok fazla ve verimsiz iş yükünün oluşturduğu bir yoğunluk mu?
Sadece faaliyeti değil çıktıyı, yapılan işin süresini değil yarattığı değeri değerlendirmeliyiz. KPI’ları belirlerken harcanan süreden ziyade efektif bir şekilde yapılan işe bakmalıyız. Bu sayede doğru hedeflere ve verimli kaynak yönetimine daha gerçekçi bir şekilde ulaşabiliriz. Tabii ki buradaki bir diğer önemli nokta da kaynakları çalışmaya teşvik ederken düşük değerli işleri eleyerek asıl değer yaratan işleri planlayabilmek.
Çalışanların zamanlarını yönetebilmelerine yardımcı olmak için insancıl ve üretken yollar arayan şirketler açısından, günümüzün ana gündemlerinden biri haline gelen yapay zekâ da kaynakları büyük ölçüde destekleyici bir unsur haline geliyor. Ama burada yine dikkat etmemiz gereken önemli bir nokta daha olduğunu düşünüyorum. “AI şirketiyiz” demek için yeni bir meşguliyet üretip yapay zekâyı şirketlerimizin bir parçası haline getirirken çalışanlarımıza ek iş yükleri vermek mi; yoksa gerçekten çözüm üreten yapılar inşa edebilmek mi?
Yapay zekânın kullanımı, geçmişte bilgisayarların hayatımıza girmesiyle aynı şekilde ilerlemedi. Çok daha kısa sürede, doğrudan günlük çalışma biçimlerimizin içine yerleşmeye başladı. Bu nedenle onu çalışanların üzerinde yeni bir beklenti ve iş yükü oluşturacak şekilde değil, mevcut yükü hafifletecek bir destek olarak konumlandırmak önemli. Yapay zekâ var diye insan gücünü azaltmaktan ziyade, insanların meşguliyetlerini azaltıp yaratıcılıklarını ve üretkenliklerini artırarak zamanında ve değer katan hizmet sunabilmelerini desteklemeli diye düşünüyorum. Böylece teknoloji, insan kaynağının yerini almaya odaklanan değil; insanın zamanını, yetkinliğini ve yaratıcı kapasitesini daha doğru kullanabilmesine alan açan bir unsur haline gelebilir.
Bununla beraber tabii ki çalışanlara “esneme payı bırakmak” anlayışı da benimsenmeli. Resilience Engineering literatüründe ele alınan “slack resources” yaklaşımına göre; gerektiğinde daha fazla zaman, insan, bütçe veya ekipman gibi kaynakların kullanılabilmesi, mevcut kaynakların yeniden tahsis edilebilmesi, manevra yapılabilecek bir alan bırakılması ve kaynak yedekliliğinin sağlanması bu yapının parçaları arasında değerlendirilebilir. Kaynak ayırmak ilk bakışta daha maliyetli gözükse de bu yaklaşım; yoğunluk, yorgunluk ve yavaş hizmet gibi olumsuz etkileri azaltmaya yardımcı olabilir.
Bu yeni yapay zekâ devrimi döneminde, AI uyarlamalarıyla birlikte yöneticilerin de “meşguliyet”in anlamı üzerine yeniden düşünmeye daha çok ihtiyacı olacak gibi…
Peki siz ne dersiniz?

Zeynep Eda Ataç